Bu Makale
374 Tekil
Görüntülendi.
CARMEN’DEN ÖZSOY’A
CARMEN’DEN ÖZSOY’A
Atatürk’ün 1910 yılı Eylül ayında Paris’e yaptığı gezi ile 1913 yılında Soyfa’da ateşe olarak yaptığı görevle yaşamı çok değişmiştir. O ülkelerde opera ile balenin toplum üzerindeki önemini, gücünü yaşayarak görmüştür. Atatürk’ün Sofya günlerini kaleme alan Altan Deliorman, Atatürk’ün arkadaşı Şakir Zümre ile gittikleri opera gecesini ve sonrasını şöyle anlatmıştır:
     
“Bulgarlar ve Opera... Mustafa Kemal bunu işittiği zaman hayretten donakaldı. Demek ki Bulgarların bir de operaları vardı. Bizim egemenliğimizden kurtulalı üç-beş yıl olmasına karşın, Bulgarların operada rol alabilecek sanatçıları vardı. O denli şaşırdı ki ilk gece için hemen bir yer aramaya başladı. Ama başvurduğu yerlerden eli boş dönüyordu. Yeni geldiği için çevre de edinememişti. Neyse ki iyi bir rastlantı ile Eğitim Komisyonuna üye olan Şakir Zümre Bey ilk gece için iki yer edinebilmişti.
Mustafa Kemal şık ve zarif giyinmeyi severdi. Elbiselerini Viyana’dan diktiriyordu. Operanın gala gecesinde siyah simokin giymişti. Bu siyah kumaş, sarı saçları ve mavi gözleriyle hem zıtlık hem de çekici bir renk uyumu yaratıyordu. 
Perdenin açılmasına yirmi dakika kala operaya Fethi Okyar ile gelip yerlerine oturdular. Bu gece ünlü “Carmen” oynayacaktı. Tüm Sofya sosyetesi ve yabancı devlet temsilcileri yerlerini alıyorlardı. Sonunda ağır atlas perde açıldı. Müzik başladı ve sanatçılar sahneyi doldurdular.
Baş kadın rolünde Porfola vardı. Bu sanatçı yalnız Bulgaristan içinde değil dış ülkelerde de o günlerin en tanınmış “primadonna”sı idi. Baş erkek rolünde ise Makedonski oynuyordu. Makedonski de devrinin en iyi “bariton”larından biriydi.
İlk perde başarıyla oynandı. Alkışlar kesilip on beş dakika ara verildiğinde, kral locasından gelen bir yaver, Türk elçisi Ali Fethi Okyar ile Türk Ataşesi Yarbay Mustafa Kemal’in kral tarafından davet edildiğini bildirdi. Gittiler. Kral Ferdinand uzun boyu, hafifçe kırlaşmaya başlayan sakalı ve yumuşak bakışlarıyla sanki tek başına locayı dolduruyordu. Sağındaki koltukta kraliçe zarif ve açık bir tuvalet giymiş olarak oturuyordu.


Kral her iki konuğunu övdükten sonra sordu: “Sanatçıları nasıl buldunuz?”
 
“Mustafa Kemal’in daha önce pek operaya ayıracak zamanı olmamıştı. Selanik, Manastır, Dersaadet, Şam dağları, Trablus çölleri, Trakya toprakları, uygulamalar, manevralar, savaşlar... Opera eleştirisi yapabilecek müzik ekinini nereden edinebilsin?
Tüm bildiği Paris'te izlediği bir-iki yapıttı. Ama ister istemez, biraz haklı, biraz da diplomatça, “Olağanüstü majeste” dedi. “Gerçekten olağanüstü...” 
İkinci perde başladığı zaman Mustafa Kemal neşesiz ve durgundu. Oyunu kimi anlar boş gözlerle izlediği oluyordu. Belli ki kafasında başka düşünceler vardı. Opera bittiğinde alkışlarla, perde birçok kez açılıp kapandığı sahneye buket buket çiçeklerin taşındığı, sanatçıların alkışlara belki de yirminci kez reveransla karşılık verdiği dakikalarda da Mustafa Kemal’de aynı durgunluk sürdü.
Şakir Zümre Bey, davet sahibi olmak önadıyla Bulgarya Oteli’nde bir “supe” hazırlamıştı. Operadan çıkınca oraya gittiler. Yanlarında General Kovaçef, General Fiçev ve milletvekilerinden Marko Totef vardı. Atatürk neşelenmeye ve açılmaya başladı. Bu arada Kovaçef'in güzel kızı Maria’yı da ilk kez gördü.


Kaldıkları Spendid Palas’a döndüklerinde saat gecenin ikisine geliyordu. “İyi geceler” diyerek ayrıldılar. Mustafa Kemal kendi odasına, Şakir Bey de aynı kattaki kendi odasına geçti. Aradan birkaç dakika geçmeden Şakir Bey bir gürültü duyarak irkildi. Kapısı çalınıyordu. Gecenin ilerleyen bu saatinde kimdi bu? Şakir Bey kapıya açmadan sordu:
“Kim o ?”
“Benim, Şakir uyudun mu?” Mustafa Kemal’in sesini duyunca Şakir Bey kapıyı açtı. Mustafa Kemal’in üzerinde pijaması vardı.
   
“Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” dedi ve içeri girdi
 
Karşılıklı oturdular. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire Şakir Bey’in yüzüne dikkatli bakarak şöyle dedi: 
 
“Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı’nda yenilgimizin nedenini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Oysa baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş, opera binası bile yapmışlar.”
O denli üzgündü ki Şakir Bey bu konuda bir şey söylese ağlayacak gibi duruyordu. Gözleri buğulanmıştı. O anda “muazzam ve muhteşem” Osmanlı İmparatorluğu’nu düşündüğü, bu imparatorluğun başkenti İstanbul’u, İstanbul’un dar sokaklarını, köhne evlerini belleğinden geçirdiği belliydi. Sonra başını iki yana salladı:
 
“Ah” dedi. “Bizim ülkemiz de acaba operaya kavuşacağı günleri görecek mi? O düzeye bir gün çıkabilecek miyiz?”
Mustafa Kemal yatmak üzere kendi odasına dönerken gözlerinde umut dolu bir ışıltı yanıyordu. Derler ki bir devrime karar verdiği ve uygulamaya geçtiğinde O’nun gözlerinde hep aynı ışıltının yanıp söndüğü görülürdü.
Mustafa Kemal daha sonra opera sanatçıları ile tanıştı. Özellikle o günlerin en gözde ve güzel sanatçısı, primadonalardan Anna Todorova ile dostluğunu ilerletti. 
1934 yılı, haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor. İran şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek. Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor. 
“Şah için nasıl bir program yapalım?” Diye soruyor. Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor. Beğenmiyor önerileri Atatürk:
“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız.” 
Aklında bir şey olduğu belli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:
 
“Opera yapacağız!”
 
İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor. İranlıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor. Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile İraç üzerine kurulu… İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor. Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar. Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…
Bunu yazması için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Librettoyu  Egeli yazıyor. Sonra besteci arayışına girişiliyor. Adnan Saygun akıllarına geliyor. Saygun, devlet bursuyla gönderildiği Paris’ten yeni dönmüş. Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında. Librettoyu okuyorlar kendisine…
“Şah geliyor. Bundan bir opera yapacaksın” diyorlar.
Seviniyor, Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin… 
Soruyor: 
“Solist var mı?”  “Yok!”
“Koro var mı?”
“Yok.”
“Orkestra var mı?”
“Yok.”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Bir ay!”
Mucizevi bir öyküdür bu… 1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de 
Riyaseti Cumhur Orkestrası Şefinin engelleme çabalarına rağmen
Solistleri bulur, orkestrayı, koroyu kurar, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır. O uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:
 “Ah bu çalışma! Zaman kısa, imkânlar son derece sınırlı. (..) Ama içimiz coşkun. Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor. Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında, içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır.”
 
Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder. Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, gir bir bak” deyip provalara yollar. İyi haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…
Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir. Operadan çok etkilenen İran Şahı Rıza Pehlevi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya:
       
  “Sen Serdar (Başkomutan), ben Leşker (er) ” demiştir.
  
1 Libretto, opera, operet, oratoryo, bale, müzikal gibi sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen addır. Müziğin sözü olarak tanımlanabilir.
Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar ve engellemeye çalışanlara der ki:
“Bu, bir devrim hareketidir!” 
Bu olayı yeni bir çalışma izledi. Adnan Saygun ve Münir Hayri Egeli, Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin on beşinci yıldönümü dolayısıyla, yine Atatürk’ün katkılarıyla, yeni bir opera hazırlayıp sahnelediler.
Böylesi kısa zamanlarda, böylesi güzel işlerin ortaya çıkarılması, Mustafa Kemal’i derinden etkilemişti. Bir başka konuda bir gün bir bakanla görüşürken, kendisinden yapması istenen iş için belirtilen zamanın çok kısa olduğunu söyleyen Bakana Mustafa Kemal, yıllar sonra, şöyle yanıt vermişti:
“Efendi, sen ne söylüyorsun? Biz yirmi günde opera yazmış, bestelemiş ve oynamış bir ulusuz. Yeter ki yapacağınız işe öncelikle kendiniz inanız.”
 
Atatürk’ün önce Paris’te sonra Sofya’da büyük ilgiyle izlediği ve onun yüreğinde opera aşkı yaratan Bizzet’nin “Carmen” operası, geçen ay Mersin Devlet Opera ve Balesi tarafından, bu kez, bir Anadolu kenti olan Mersin’deki, “Devlet Opera ve Balesi”nde yeniden sahnelendi.
Gözlerimizle sahnedeki oyunu seyrederken, kulaklarımızla orkestranın müziğini dinlerken, bir yandan da beynimizle Atatürk’ü anıyor ve yüreğimizle O’na, bir kez daha şükranlarımızı bildiriyorduk. 01 02 2019
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×