‘Cuma namazını kıldılar arkadaşlarımı yaktılar’
‘Cuma namazını kıldılar arkadaşlarımı yaktılar’

Tarih 2 Temmuz 1993 Can Şenliği oyuncuları davullarını çalıyor, ‘Başlıyor, başlıyor Can Şenliği oyuncularının oyunu başlıyor’ diye. Nazım Hikmet’in ‘Umut’ adlı oyunu, başladıktan 15 dakika sonra camiden çıkan gerici grupların müdahalesi ile sonlanıyor. Ve saldırının ilk perdesi de burada başlıyor  ta ki 7 saat boyunca televizyon ekranlarında canlı canlı yayınlanan 33 kişinin yakılarak can vermesine kadar. Devlet mi? Devlet ortada yok… Ya da belki de derinlerde bir yerde! Sonuç, tarihe 2 Temmuz Sivas Katliamı olarak geçen kara bir gün kalıyor. Göğe ağan 33 can…

2 Temmuz, takvim sayfalarına bir katliamın günü olarak nakşedildi bu ülkeyi yönetenlerce. Katliamın şehiri ise bu kez Sivas’tı. Anadolu’nun halktan yana gür sesi Pir Sultan Abdal’ı anmak için bir araya gelen yine halkının mutluluğu, esenliği için yazan, çizen, tiyatro yapan, türkülerini söyleyen sanatçılar, aydınlar, şairler, yazarlar, gencecik fidanlar, hasılı, bu toprakların en aydınlık yüzleri, derin güçlerin tertibiyle, yobazlarca tutuşturulan  karanlık bir ateşle yakıldılar. 33 insan… 33 aydın, sanatçı… 33 can… Pir Sultan Abdallar bir kez daha asılmış, yakılmış; katliam ateşinin dumanı ülkenin göğünü bir kez daha karanlığı ile kaplamıştı.


Hala bizi boğmaya, nefesimizi kesmeye devam eden bu karanlık dumanın ateşini canında hisseden, katliamdan son anda kurtulan pek çok insan, sanatçı o günü hala aynı acıyla yaşıyorlar. Laz Marks olarak bilinen tiyatro oyuncusu  ve yazar Haldun Açıksözlü de onlardan biri. Açıksözlü, o günü an be an hatırlıyor kahreden bir sızıyla. Katliama tanık olmanın ve aktarmanın sorumluluğu ile zaman zaman boğazı düğümlenerek de olsa anlatıyor bize o günü.


“GÜVERCİN TEDİRGİNLİĞİ”
Açıksözlü, Can Şenliği oyuncuları ile “Umut” adlı oyunu sahnelemek üzere 1 Temmuz günü Ankara’dan Sivas’a gider.

Sivas’ın meydanına otobüslerini park ettikten sonra küçük bir kortej ile yürürler. Açıksözlü, “Ortam sessizdi, insanlar garip bakıyorlardı ama aklımızın ucundan bile geçmeyen şeyler olacağını düşünmedik. Sadece esnaf biraz nemrut bakıyordu, biz de ‘Anadolu’nun o soğuk esnafı’ biçiminde algıladık. Sessiz sakin bir şekilde elimizde ‘Pir Sultan Abdal’ı anma günü’ pankartıyla yürüdük. Daha güvercin tedirginliğini öğrenmemiştik.” diyor o ilk gün için.

CAMİ ÇIKIŞI SALDIRDILAR
İlk gün kültür merkezinde açılış konuşmalarının yapıldığını aktaran Açıksözlü, ilk günün coşkulu bir şekilde sürdüğünü şu sözlerle anlatıyor:

“Tahminen binin üstünde bir kalabalık vardı. Coşkulu, saat 11.00-12.00’ye kadar süren bir etkinlik oldu ve gayet güzeldi. Sonrasında etkinlikler devam etti, Buruciye Medresesi’nde bol şiirli bir gün yaşandı. Oradan kapalı spor salonuna geçtik. Çok büyük bir kalabalık tahminen 10 binin üzerinde insan vardı. Bir ara elektrik kesildi ama bunların hiçbiri ertesi gün olacak olayın tüyosu değildi ya da biz farkında değildik. Sonradan öğreniyoruz bizi oraya götüren dernek yöneticileri Arif Sağ, Ali Balkız, Murtaza Demir başka şeylerin bilgisi içerisindeler, belirli uyarılar yapılmış. Bunlar tabi sonradan öğrendiğimiz şeyler.”

Etkinliklerin ardından Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Alibaba Mahallesi’ndeki bir evde kalan Açıksözlü, ertesi gün ilk etkinlik yeri olan Buruciye Medresesi’nde oyuncu arkadaşlarıyla buluşur. Cuma namazından çıkanların ilk saldırdığı yer bu medrese olur. Açıksözlü olanları şöyle anlatıyor:

“Orada yazarlar, şairler olacaktı, stantları vardı. İmza, söyleşi olacaktı. Aziz Nesin ile röportaj yapıldı. Biz de saat 12.00 civarında oyunumuzu oynayacaktık. Orada sohbetlerde bir iki duyum almaya başladık. Gazetede yayınlanan ilanlar falan vardı. Ali Balkız, ‘Biraz dikkatli olalım’ diyerek beni de uyardı. Ama yine de her şeyin kontrol altında olduğu söyleniyordu. Aziz Nesin’i tahrik eden bir şey oldu. ‘Salman Rüştü hikayesini niye çevirdiniz, siz Müslüman değil misiniz?’ diye sordu bir muhabir. O da dedi ki ‘Ben Müslüman olmak zorunda değilim’. Ben de oradaydım, oyun için hazırlıkları yapmıştık. Ben de ‘Aziz Nesin ne diyor, ne oluyor?’ falan diye bakıyorum. Orada bayağı bir arbede oldu denilebilir. ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsunuz. Bunlar bilmem nedir’ diye sesini yükselterek bağırdı. Polis müdahale etti. Aziz Nesin’in oradaki masası kaldırıldı içeri girdi. O sırada biz de oyunu oynayacağız. Medresenin yanında cami var. Cuma namazı için medresenin yanında toplanan bir yığın vardı, gittikçe kalabalıklaşıyordu. O sıralarda kaynayan bir şeyin olduğunu anladım.”

İLK SALDIRI BURUCİYE MEDRESESİ’NE
“Biz sokak oyunlarımızda davulla çağrı yaparız. Geldiler ‘davul çalmayın, rahatsız oluyorlar namaz kılıyorlar’ falan diye. Bayağı da uzak yani cami 200-300 metre uzaklıkta bir yerde. Biz de medresenin içindeyiz, her yeri taş duvar, camiye davulun sesinin gitmesi de fazla mümkün değil. Yine ‘tamam’ deyip davulu kestik, oyuna başladık. Oyunda da vurmalılar, ritm var, müzik, dans var daha çok sokak oyunu olduğu için. Oyun devam ederken tekrar müdahale ettiler. Biz de inat ediyoruz oyunu oynamak için… Çünkü siz oraya bir şeye gitmişsiniz. Derdimiz Nazım Hikmet’in ‘Umut’ adlı şiirinin oyununu oynamaktı. Emniyetten bir müdür geldi ‘Oyunu oynamayın, kesin’ falan dedi. Herhalde bir 15-20 dakika oynadık. Sonra Ali Balkız da geldi ‘Oyunu yarım bırakın. Nasıl olsa kültür merkezinde devam edeceğiz. Ortalık biraz ısınmış bir an evvel burayı terk etmemiz gerekiyor’ dedi. Biz de bıraktık.”

“ORADA YAKACAK İNSAN BULAMADILAR”
“Restorandan sonra bütün aydın, sanatçıların olduğu geniş bir fotoğraf vardır. Sanki İsa’nın son yemeği gibi. Bizden ayrılıyorlar, yemeğe restorana götürülüyor aydınlar, sanatçılar. Biz dekoru, kostümü toplamaya çalışıyoruz. Birden geldi dediler ki ‘Siz dekoru falan bırakın biz sizin arkanızdan getiririz. Siz terk edin burayı, bir an evvel çıkın namaz bitmek üzere’. Bir anda ortalık karışacak, namazdan sonra bir şey olabilir namaz bitmeden bizim medreseyi terk etmemizi istiyorlardı. Hatta eşyalar için iki arkadaşı bıraktık taksi çağrıldı biz çıktık. O zaman ağaçlıktı medresenin etrafı falan. Biz çıktık parkı geçmeden bağırtı, çağırtı duyduk Yani namaz bitmiş ve saldırmışlardı. İlk saldırı orada oldu, yazarların, şairlerin kitapları, masalar ve bizim eşyalarımız da orada yağmalandı. Büyük bir yağma yapıldı ama yakacak insan bulamadılar orada.”

İKİNCİ SALDIRI KÜLTÜR MERKEZİNE
Medrese ardından valiliğe saldırıyorlar. Açıksözlü, telaşla arkadaşlarını uyarmak için gittiği kültür merkezine de saldırıyorlar.

Açıksözlü, kültür merkezindeki saldırıya ilişkin şunları hatırlıyor:

“Daha yeni gelmişiz ne olacağını bilmiyoruz ama ‘olaylar büyüdü’ diye de kültür merkezindekileri uyarıyoruz. Bu arada kültür merkezinde de binin üstünde insan var. Çünkü medresedeki etkinlik bittikten sonra saat 13.00’ten itibaren orada başlayacak etkinlikler. Arif Sağ’ın konseri var, diğer konuşmalar var, bizim oyun olacak falan.

Biz kültür merkezine ‘geldik, geliyorlar, hazırlık yapalım’ demeden saldırı oldu zaten. Ben dışarda kaldım. Kitap stantları vardı, stantlara saldırdılar bir arkadaşın kolunu kırdılar, kafasında yarık açıldı. ‘Barikat kuralım önlem alalım’ derken onlar gelip saldırmıştı. Saldırdılar ama işin ilginç tarafı kültür merkezinde çok durmadılar. Yani ilk saldırıyı yaptılar sonra geri çekildiler. Sonra bir grup daha geldi. İçeride boş soda şişeleri, kola şişeleri bulduk bildiğiniz savaşa hazırlanıyoruz. Polis müdahale ediyor ‘yapmayın, tahrik olmayın, girin içeri’ falan ama biz ona rağmen hazırlanıyoruz. Barikatı kurduk ve ikinci saldırı oldu. İkinci saldırıda onları bayağı püskürttük, duramadılar ama çok kalabalıktılar.

GÜRUH OTELİN ÖNÜNE YÖNLENDİRİLİYOR
“Çok ciddi bir insan akıyor o sırada. Diğer yerlerde namaz kılanlar ya da mahallelerden insanlar geliyor. Gittikçe sayıları artıyor. Sonra bizden vazgeçtiler. Pir Sultan Abdal ozanlar anıtı açılmadan poşetiyle birlikte yıktılar onu. Onu kırdılar ve sürükleyerek valiliğe kadar götürdüler. Orada valiliğe saldırıp camları falan kırıyorlar. Yarım saat ya da bir saatlik saldırılardan sonra otelin önüne yönlendiriliyor güruh direk.”

Açıksözlü, bu olanları, daha sonra olaydan kurtulan arkadaşlarıyla konuştuklarında, en başından Madımak Oteli’nin yakılmak üzere hedef alındığını anladıklarını,

“Dertleri otelde tarih yazmaktı bence. Yani kültür merkezinin üzerine kilitlenmemişti çünkü her şey öyle gösteriyor. Kültür merkezini de yakabilirlerdi, hepimizi orada imha edebilirlerdi. Sayıları çok büyüktü ve polis asker önleyebilir durumda değildi. Ya sürecin biraz daha yaşanmasını istediler. Oteldeki olay saat 13.00’te başladığını düşünün saat 19.00-19.30’a kadar sürdü. 7 buçuk saatlik bir mevzu. Düşünsenize Türkiye gündemi, tarihi, dünyaya yedi,yedi buçuk saatlik bir zaman kullandılar. Yani orada bitirip gidebilirlerdi, bütün nefretlerini, kinlerini kusabilirlerdi ama kusmadılar. Otelin önünü beklediler. Otelin önünde de sürekli bir bekleme oldu küfürler, bağrışmalar, arada bir taş atmalar falan ama genel olarak oteli yakma ya da oteldekileri imha 18.30-19.00’den sonra başlıyor.” sözleriyle dile getiriyor.

“YETKİLİLER ‘HER ŞEY KONTROL ALTINDA’ DEDİ”
Madımak Otel’i saldırganlarca kuşatıldığında, Açıksözlü ve arkadaşları Sivas’a geldikleri otobüsle Alevilerin yoğun yaşadığı Alibaba Mahallesi’nde beklemek zorunda kalırlar.

Açıksözlü, buradaki bekleyişleri sırasında polisin müdahalesi ve yetkililerle yaptıkları görüşmelerden bahsediyor:

“Camları falan kırılmıştı otobüsün. O kırık camlarla biz Alibaba Mahallesi’ne geçtik. Gittik oraya otelle konuşmalar yapıyoruz, otelden haberler alıyoruz ama otele müdahale edemiyoruz. Çıktık mahalleden ‘otele yürüyüş yapalım’ dedik. Fakat jandarma barikat kurmuştu mahallenin girişine çıkışına. Onlarla bir arbede yaşandı orada. İzin vermediler. Ankara’ya anlatamadık. Ankara ‘her şey kontrol altında’ dedi. Vali ‘her şey kontrol altında’ dedi. Biz de dedik ‘bunların işi bu’. İkna edemedik Ankara’yı.

Ben Erdal İnönü’nün bizzat kendisiyle telefonla görüştüm. Uluç Gürkan ile Ercan Karakaş ile konuştum. ‘Siz abartıyorsunuz. Olaylar kontrol altında. Otel koruma altında. Kimsenin burnu bile kanamayacak’ diye sürekli bizi telkin ediyorlardı.

Sonuç itibariyle hiçbir şey yapamıyoruz. Arkadaşlarımız orada. En son telefon konuşmasını yaptığımızda ‘şimdi saldırıyorlar, artık konuşamayacağız’ dediler. En son telefon konuşmasını sanırım 19.10’gibi yaptık. Araba yangını oldu biz dumanları seyrettik. İki tane araba ters çevrilip yakıldı. Biz ilk o dumanları gördük. Sonra infial oldu bütün mahallede. Çünkü içimizde kız kardeşleri olanlar var, annesi, babası orada olanlar var. Bizim arkadaşlarımız orada. O saatler artık ipin koptuğu saatlerdi. Artık televizyondan izlemeye başladık. Sonuç itibariyle katliamı yaptıklarında biz artık kendimizden geçmiştik.

Ertesi gün bizi uçağa bindirdiler askeri havaalanından Ankara’ya geri döndük. Bizim haberimiz yoktu cenazeler de uçağın altındaymış meğerse.”

MEHMET AĞAR, TANSU ÇİLLER
Kendisine  müslümanım diyenlerin, islam adına yapılan bu katliamla yüzleşme ve hesabını vermek zorunda olduklarını belirten Açıksözlü, derin devlet  aranacaksa da dönemin yöneticilerinin bu katliamdaki rollerine bakılmalı diyor. Mehmet Ağar ile Tansu Çiller yargılanmadığı sürece bu dava bitmez. Eğer derin devlet arıyorsanız derin devlet orada duruyor. Mehmet Ağar ile Tansu Çiller…

DERİN DEVLETİN DERİN HESABI
Açıksözlü, katliamı yaşamış biri olarak, 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta olup bitenleri düşündüğünde, amaçlananın  Kürt ve Türk halkları arasında bir iç savaş  ve  ‘şeriat geliyor’ korkusuyla Alevileri devletten medet uman, devlete sarılan bir konuma çekmek olabileceğini, “Ben olaylardan bir süre sonra bir yazı yazmıştım. Acaba dedim Kürt ve Türk halklarının bir halk savaşı olma ihtimalinde bir cephe mi yaratmaya çalışıyorlar. Yani Sivas, Kayseri, Konya hattında bir cephe mi yaratmaya çalışıyorlar? Bunu da nereden çıkarıyorum; katliamın hemen ardından Sivas’daki Alevi köylerini korucu yapmak için silah dağıtılma çabası var. Bu çaba da şunu gösteriyor. Diyorlar ki ‘orada bir barikat kuralım’. Ben böyle bir yazı yazdım diye ceza yedim. Orada da söyledim. Acaba derdiniz başka mı? Alevileri devletin arkasında sıraya mı sokmak istiyorsunuz? Çünkü ‘bak şeriat geliyor, dinciler sizi yakacaklar, devletinize cumhuriyetinize sahip çıkın’ mı diyorsunuz diye” sözleriyle ifade ediyor.


‘YÜZÜNÜ YİTİREN ŞEHİR’
Açıksözlü, işin içinde derin devletin olmasının, din adına, müslümanlık adına katliama bizzat benzin taşıyan, kibriti çakan ve insanların yanışını ‘yak la, yak la’ bağrışlarıyla bir ayine dönüştüren binlerce Sivaslı insanı asla affetmeyeceğini vurgulaya vurgulaya belirtiyor. Açıksözlü, bu yüzdendir ki yazdığı kitabının adını ‘Yüzünü Yitiren Şehir’ koymuş.

BİR DAHA OLMAMASI İÇİN…
‘Sivas Katliamı’ davalarını, katledilen 33 kişiye karşılık 33 sanığın yargılanması olarak göstermelik bir dava olarak gören ve asıl yargılanması gereken devlet yöneticilerinin yargı konusu olmamaları dolayısıyla pek takip etmediğini belirten Açıksözlü, “Çünkü sonucun çok değişeceğini görmüyorum. Yargılamaya baksanıza 33’e 33 Bu bile insanı iğreti ediyor. Yani 33 kişinin ölümünden 33 kişi sorumlu tutuluyor. Bu bile bu ülkede adaletin, yasaların, ahlakın, edebin olmadığını gösteriyor. O yüzden çok takip etmedim. Buradan medet umduğumuz bir şey yok. Çünkü o 33 kişi cezalandırılsa da ailelerin ve bizlerin acısının dinmeyeceğini açıkça söyleyeyim. Asıl yargılanması gerekenler yargılanmadığı sürece yüreklerimiz soğumayacak. Mehmet Ağarlar, Tansu Çillerler, o dönem ki İçişleri Bakanlığındaki görevliler, MİT ajanları, MİT’in içindeki o tezgahı kuranlar bunların hepsinin aslında dosyaları vardır herkes biliyordur kimler olduğunu” diyor.

“O ERMENİYİ DÖVDÜRTMEYECEKTİK”
Önemli olanın bir daha katliamlar olmamasını nasıl sağlayabilecekleri olduğunu vurgulayan Açıksözlü, “Bir daha Suruç’u da Ankara’yı da Sivas’ı da yaşamamak için ne yapmalıyız?’ buna bakmamız gerekiyor. Hep diyoruz ya espriyle karışık ‘O Ermeni’yi dövdürtmeyecektik’. O Ermeni’yi dövdürttüğümüz için başımıza bunlar geliyor. Ermeniler öldürülürken müdahale etseydik bu kadar katliamı yaşamazdık diye düşünüyorum ben” ifadelerini kullanıyor.

“CUMA NAMAZINI KILDILAR ARKADAŞLARIMI YAKTILAR”
Öte yandan, 2 Temmuz katliamını anlatmak amacıyla çekilen “Carina’nın Günlüğü” filmindeki ‘derin devletin kışkırtmasına gelen masum müslümanlar algısı aileleri çıldırttı. Biz de sinirlendik. Gerçekten ahlaksızca. Orada oynayan arkadaşları da esefle kınıyorum. Kendine ‘devrimci, solcuyum’ diyen arkadaşlar da o filmde yer aldı. Şimdi adları FETÖ oldu, FETÖ’cülerin yaptığı bir çalışmaydı ki film de zaten onların yaptığı bir film. Bu filmle ‘Müslümanın, namaz kılanın bir suçu yok, orada derin devlet tezgahı kurdu’ mesajı verilmek isteniyor. Evet, muhtemelen derin devlet var, tahrikçiler var. Diyelim ki oradaki olayı büyütmek isteyenler var. Ama şu gerçeği değiştirmedi ‘Cuma namazını kıldılar arkadaşlarımız yaktılar’. Bu gerçek değişmiyor. Bu gerçeği anneme de söylüyorum ben. Namaz kılan bir kişidir annem, ben ona da söylüyorum” sözleriyle eleştiriyor.

Suay ABAK/Sevim KAHRAMAN

İSTANBUL

Kaynak:Pirha 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×