Ölümünün 26. Yılında sevgiyle ve özlemle #AhmedArif
Anadolu’nun hüznü, sevinci ve kavgası: Ahmet Arif
Ahmet Arif, büyük insan, büyük usta, büyük şair. 21 nisan 1927 tarihinde Diyarbakır'da doğdu, 2 haziran 1991 tarihinde Ankara'da öldü. Asıl adı Ahmed Önal' dır. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya fakültesi felsefe bölümü öğrencisi iken Türk ceza yasası'nın (t.c.k.) 141. ve 142. maddelerine aykırı davranmak savıyla (1950, 1952-1953) iki kez tutuklandı, yargılandı ve 2 yıl hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'daki medeniyet, öncü ve halkçı gibi gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı. " ve ben şairim,
namus işçisiyim yani.."
 dizeleriyle mesleğini belirtmiştir Ahmet Arif.

Bazı çiçekler bir tek zindanlarda açar. O sadece biyolojik yaşamı son bulmuş bir zindan çiçeğidir. O'nun kokusudur dilimize sinen. biz söyledikçe memleket kokan Ahmet Arif;

"öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip...
nerede olursan ol
içeride, dışarıda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!"


dizeleriyle insanın sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız dünya özlemine inancını berkitmiş, güç vermiştir. 
33 kurşundur Ahmed Arif, uy havardır.  Anadoludur o, adiloş bebe'dir, ay karanlıktır, hasretinden prangalar eskittimdir. .  

Ahmet Arif; 68in, 78in ve şimdinin ve geleceğin solmaz karanfilidir. Hangi kelime anlatabilir karanfil sokağındaki güzelliği, Anadolu'daki bağrı yanıklığı? Ve hangi şair ondan iyi tanıyabilir Ankara'yı? Devrimi, acıları, bir şehri ondan iyi kim anlatabilir? 

Cesareti söyler Ahmet Arif, yiğitliği bir pınar gibi, bir yer altı suyu gibi, bir tipi gibi "dostuna yarasını gösterir gibi" 

Ahmet Arif;  düzeni, sömürüyü anlatmış, anlatmakla kalmamış, başkaldırmak gerektiğini, isyan etmek gerektiğini söylemiş ve en önemlisi kendisi de o kavganın bir askeri olmuş  "biz ki yarınıyız halkın umudu, yüzakıyız hıncı, namusu... şafakları, ta şafakları hey canım, kalbim, dinamit kuyusu..''
Her şiirini yaşadığını farkettiğinde, parça tesirli bir hayat yaşadığını anlar insan, öyle az buz değil "hasretinden prangalar eskittiğin", şunları dediğin;


"öyle yıkma kendini,
öyle mahzun, öyle garip...
nerede olursan ol,
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne - üstüne,
tükür yüzüne celladın,
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile.
tırnak ile, diş ile,
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni.
gör, nasıl yeniden yaratılırım,
namuslu, genç ellerinle.
kızlarım,
oğullarım var gelecekte,
herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
kaç bin yıllık hasretimin koncası,
gözlerinden,
gözlerinden öperim,
bir umudum sende,
anlıyor musun ?"
"gözlerinin dokunduğu her mekân memleketim",
 


gün gelir şunu söyletir sana; 
"seni, kaburganın altın parçası
seni, dişlerimde elma kokusu
bir daha hangi ana doğurur bizi"

hani kurşun sıksan geçmez geceden şiirinde görüleceği gibi;
"gene bir cehennem var yastığımda
gel artık.." 

demiş. ve yine ay karanlık şiirinde eklemiş.
"can benim, düş benim
ellere nesi?
hadi gel
ay karanlık.."

beklemeleri bu güzel dizelerle kim daha anlamlı hale kim getirebilir.
Ahmet Arif; kelimeleri gül eden kelimeleri ok eden cümleleriyle sözü şaha kaldırmıştır..
"yangınlar, 
kahpe fakları, 
korku çığları 
ve irin selleri, aç yırtıcılar, 
suyu zehir bıçaklar ortasındasın. 
bir cana, bir başa kalmışsın vay vay! 
pusatsız, duldasız, üryan 
bir cana bir de başa 
seher vakti leylim -leylim 
cellat nişangahlar aynasındasın. 
oy sevmişim ben seni..."


sigaradan hangi şair böyle bahsedilmiştir?
"tütünü bilir misin?
"kız saçı" demiş zeybekler,
su içmez her damardan,
yerini kolay beğenmez,
üşür
naz eder,
darılır
iki parmak arasında kıyılmış,
bir parçası var kalbimin
incecik, ak kağıtlara sarılır,
dar vakit yanar da verir kendini.
dostun susan dudağına...
sokaklardan,
kıyılardan,
gök mavisinden,
ekmeğinden,
canevinden ayrı düşmeye
yani bütün hasretlerin kahrına
ve zehrine çaresiz kalmaların, 
ilk nefesi hızır gibi yetişir
cibalide sarılan cıgaranın..."

ya da çukurova insanı nasıl böyle betimlenebilir?
"çukurovam,
kundağımız, kefen bezimiz
kanı esmer, yüzü ak.
sıcağında sabır taşları çatlar,
çatlamaz ırgadın yüreği.
dilerse buluttan ak,
köpükten yumuşak verir pamuğu.
külhan, kavgacıdır delikanlısı,
ünlü mahpusanelerinde anadolumun
en çok çukurovalılar mahpustur,
dostuna yarasını gösterir gibi,
bir salkım söğüde su verir gibi,
öyle içten
öyle derin,
türkü söylemek, küfretmek,
çukurova yiğidine mahsustur..."

ya da yapacağından edeceğinden vazgeçemeyeceğini daha nasıl anlatabilir?
"seni anlatabilmek seni,
okyanustaki bir kibrit çöpüne..".


bir söz ancak bu kadar etkileyici olabilir. 

insanın insana yaslanmasını, insanın insana sığınmasını hiç kimse onun kadar güzel ve yalın anlatamazdı herhalde;
"yokluğun, cehennemin öbür adıdır 
üşüyorum, kapama gözlerini"

Şiirlerinde haksızlıklar karşısındaki kinini, düşmanın suratına haykırır Ahmet Arif. 
"Vurun ulan, 
Vurun, 
Ben kolay ölmem. 
Ocakta küllenmiş közüm, 
Karnımda sözüm var 
Haldan bilene."
O umudunu hiç yitirmedi.
Aydınlık ve direngen bir toprakta yetişmiş genç devrimcilere öğütüydü her zaman direniş.
O direnişin sesidir.
Ahmet Arif’in öğüdüne uyan devrimciler asla direniş geleneğine leke sürdürmemişlerdir.
O umudunu direnen insanlara bağlamış ve bunu her fırsatta dile getirmiştir.
Ölüm yıldönümü nedeniyle Ahmet Arif'in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×