Bu Makale
629 Tekil
Görüntülendi.
Kim kurban?

Kim kurban?

 

Geçtiğimiz Kurban Bayramı öncesi reklam panolarında gördüğüm Kestane Pazarı Öğrenci Yetiştirme Derneği’nin bir afişi bu yazıyı yazmama neden oldu. Panoda şöyle yazıyordu: “Kurbanlarınızı bağışlayın hafızlar yetişsin.” Lise yıllarındaki pikniklerden, Kestane Pazarı Derneği’ndeki kurslara kadar uzanan yıllar film şeridi gibi geçti gitti gözümün önünden.

Lisede okuduğum yıllarda, özellikle bizim gibi dar gelirli ailelerin çocuklarına fazla ilgi gösteren bir öğretmenimiz vardı. Samimi yaklaşımı, her türlü sorunumuzla ilgilenmesi, gördüğü yerde derslerimizi sorması, ihtiyacı olana kırtasiye ya da kılık kıyafet yardımı yapması nedeniyle kalbimizi kazanmıştı, onu bir ağabey kadar kendimize yaklaştırmıştı. Öğretmenimizdi ama biz ona “abi” diye hitap ediyorduk.

Eh! Bizi hor görüp aşağılayan, tepesi attıkça kafamızda cetveller parçalayan öğretmenler görmüş çaresiz öğrencilerdik, bize uzatılan ele sımsıkı sarılmayacaktık da ne yapacaktık! Değil soru sormak, yanına bile yaklaşamadığımız öğretmenlerimiz vardı, bizimle sadece derste muhatap olan, ders zili çaldığında bir yabancıya dönüşen öğretmenler de yok değildi.

Lise arkadaşım, soyadını hatırlamıyorum Ali ile pek samimiydik. Dürüst bir çocuktu, içine kapanık, kızlara yaklaşamayan, onlarla konuşamayan, konuşursa hemen yüzü kızaran bir yapıdaydı. Birlikte bize giderdik, yemek yerdik. Annemle saatlerce sohbet etmekten keyif alırdı. “Namazında niyazında” derler ya, öyle bir arkadaşımdı, pek severdim kendisini. Ali’nin İlhan Abi ile ilişkisi daha farklıydı, daha samimiydi, abiden de öte bir ilişkileri vardı. Hep merak eder dururdum ama soramazdım darılır gücenir diye.

Bir yarıyıl tatilinde Ali bize geldi, “İlhan Abi bizi yarın pikniğe götürecek, önce beni, sonra da seni evden alacak otomobiliyle” deyince pek mutlu oldum. Dar gelirli bir ailenin çocuğuydum, babasız büyümek zorunda kalan, ergenlikten yeni çıkmış bir delikanlı olarak piknik teklifinden çok hoşlanmıştım ve hemen “tamam” demiştim. Pazar sabahını iple çekmiştim, heyecandan uykumu bile tam olarak alamamıştım. Annem de çok şaşırmıştı, bir öğretmen kapımıza kadar gelecek, çocuğunu alacak ve pikniğe götürecekti.

Israrla bana soruyordu annem: “Oğlum bu öğretmen nedir, kimdir, neden gelip seni pikniğe götürüyor?” Ben ise hiçbir kötü niyetinin olmadığını, okulda dar gelirli ailelerin çocukları ile yakından ilgilendiğini, temiz yüzlü, güzel yürekli bir öğretmen olduğunu anlatıyordum. Pazar sabahı saat yedi gibi markasını şimdi hatırlamadığım lüks bir araç ile Tepecik’teki evimizin kapısına dayandı, ben çoktan hazırdım bile.

Havalara girmiştim, koskoca öğretmen arabasıyla gelecek, beni kapımızın önünden alacak pikniğe götürecek ve sonra tekrar evime bırakacaktı. Ali otomobilin arkasında oturuyordu nedense, ben ön kapıyı açtım, “Günaydın” dedikten sonra bir güzel kuruldum ön koltuğa. Annem pencereden hala şaşkın izliyordu bizi. İlhan Abi de annemin tedirginliğini anlamış olacak ki, araçtan indi, “Günaydın ablacığım, aklına olumsuz bir şey getirme, Işık ve Ali ile birlikte Gümüldür, Kaplan Boğazı’na gideceğiz, orada piknik yapacağız” dedi.

1970’li yıllar, caddelerde çok sayıda araç yok, Pazar günü olması nedeniyle zaten bomboş yollar. Yaklaşık bir saat bile sürmeyen bir yolculuktan sonra Bulgurca’yı geçtik (şimdi üzerinde İzmir’e içme suyu verilen Tahtalı barajı var), duble yollar yapılmadığı için sık ağaçlarla kaplı ormanlık bir bölgeden gidiyorduk. Çok keyif aldığımız bir yolculuktan sonra orman içine doğru saptık, beş on dakika ilerledikten sonra büyük bir arazide araçtan indik.

Piknik yapacağımız alanda bizim gibi araçlarıyla gelmiş yüzlerce insan ama hepsi erkek, içlerinde tek kadın yok! Yumurtalar, salamlar, sucuklar, domatesler, peynirler, sıcacık ekmekler bir köşeye dağ gibi yığılmış. O güne kadar hiç böyle bir piknik görmemiştim. Ben şaşkındım ama Ali fazlasıyla rahattı. Anlaşılan bu tür pikniklere daha önce de katılmıştı.

Ortalıkta hiç masa yoktu, dip dibe onlarca yer sofrası kurulmuştu. Sofraların başına kurulan insanlar atıştırmaya başlamıştı bile. İlhan Abi herkese selam veriyordu, herkes de ona saygılıydı, çevresinde dört dönüyorlardı. Ali’yle birlikte bizim yaşlarda gençlerin bulunduğu yer sofrasına kurulduk, on kişi kadar vardık. Sofrada bir kuş sütü eksikti. Yaklaşık birkaç saat süren kahvaltı ve sohbetin ardından, bizden biraz yaşça büyük, beyaz yüzlü, kırmızı yanaklı, ince ve seyrek saçlı bir abi başına beyaz bir takke geçirdi, ayağa kalktı, yürümeye başladı. Ali’nin bir baş işaretiyle biz de kalktık, peşine takıldık. Kayalık bir bölgeye gelince oturdu, çantasından bir dini kitabı çıkardı, biz de yerlerimizi alınca okumaya başladı. Şubat ayıydı, öğle güneşi tepemize gelince, grup hafiften kıpırdanmaya, söylenmeye başlasa da bu böyle akşam saatlerine kadar sürdü gitti. Sanıyorum arkadaşım Ali hariç kalan herkes pikniğe ilk kez geliyordu. Eğitim bitti, akşamüstü yine mükellef bir sofra kuruldu, yine aynı gruptaki gençlerle birlikte oturduk. Kızarmış tavuklar, pirzolalar, pilavlar, salatalar ve tatlılarla karnımızı tıka basa doyurduk.

Kış vakti güneş erkenden çekip gittiği için, hava kararmaya başlayınca herkes toparlandı, İlhan Abi gelip bizi buldu, Ali ile birlikte otomobiline bindik. Yolda sohbetin konusu piknikte yaşadıklarımızdı. Ali pek memnundu, benim kafam karışıktı. Pikniğin nedenini, bu kısa sürede aldığımız dini eğitimi kafamda evirip çevirmeye başlamıştım bile. İlhan Abi, bu insanların yardımdan başka bir niyetlerinin olmadığını, pikniğe katılan gençlerin hemen hepsinin dar gelirli ailelerin çocukları olduğunu ve birçoğunun yaşamlarında ilk kez piknik yaptıklarını anlattı. O anlattı, ben dinledim. O kadar yorgundum ki, masal gibi gelmişti bana anlattıkları.

Bu pikniklere birkaç kez daha gittim. Yemek faslı güzeldi, ancak dini söylevler pek sıkıcı geliyordu bana. Ders yılının ikinci yarısında bir gün İlhan Abi Ali ile bana bir dershane ayarladığını, kuruş bile ödemeyeceğimizi, üniversite sınavlarında çok başarılı olacağımızı söyledi. Okul çıkışı üçümüz arabayla Gaziler Caddesi’nden, Fevzi Paşa Caddesi yoluyla Kemeraltı Çarşısı’nın arka sokaklarına çıktık, köhne bir binanın önünde durduk. Eski püskü merdivenlerden bir üst kata çıktık, derme çatma sıralarda derslerin yapıldığı bir sınıfa girdik. İlhan Abi bizi öğretmene teslim etti, yanımızdan ayrıldı. Öğretmen bizim adımızı, soyadımızı yazdıktan sonra, sınıftaki diğer çocuklar ile tanıştırdı, derse devam etti. Bu dershaneye birkaç kez gittim geldim, sevmedim, ısınamadım, dershane, öğretmenler, okulun köhne yapısı, sınıflar, sıralar bana hep ürkütücü geldi. Bir süre sonra dayanamadım, dershaneyi bırakmaya karar verdim. Bunu duyan İlhan Abi bozuldu, kızdı, darıldı, benimle iletişimini kesti. Ali ile ilişkisi sürdü gitti.

Kestane Pazarı Derneği’nin yeni kurulduğu yıllarda başlayan bu eğitim sistemi, daha sonraki yıllarda Körfez Dershanesi adı altında devam edip, dev bir örgüte dönüşen FETÖ’nün yolunu açtı. Bizim gibi onlu gruplara ders veren abiler, bu eğitimleri daha sonra özel konumdaki evlerde sürdürdüler, Ali bu evlerde de kaldı. Üniversitede okuduğum yıllarda Ali’nin ölüm haberini aldım, nedenini kendimce araştırsam da bir sonuca ulaşamadım. Yirmili yaşlarında yaşama veda eden en yakın arkadaşımın neden öldüğünü hiç öğrenemedim.

Liseyi bitirdikten sonra İlhan Abi ile hiç karşılamadık. Gazetecilik yaptığım yıllarda bir gün Milliyet gazetesinin kapısından içeri girdi, uzun uzun siyasete atıldığını anlattı. Adımı gazetedeki bir haberden okuduğunu, bana bu şekilde ulaştığını söyledi. Çay içip, biraz lise yıllarından lafladık ama mesafeli duruşum karşısında kalktı, gitti, bir daha da hiç karşılaşmadık.

İki binli yıllarda adını gazetelerde görmeye başladım. FETÖ’nün İzmir’de en güvendiği imamı AKP’de siyaset yapıyordu, vekil olmuştu. Sonra AKP’den ayrıldı, seçimlere bağımsız katıldı, hatırı sayılır oy aldı, ancak seçilemedi. 1970’li yıllarda İzmir’de FETÖ’nün yapılanmasıyla ilgili ilk adımı atan İlhan İşbilen 15 Temmuz’un ardından gözaltına alındı, tutuklandı, ceza aldı, hala hapiste.

 

  
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×