İşte Reina’ya terör saldırısının arkasında yatan korkunç gerçek
Soğuğun pençesindeki Istanbul’da, 2016’ya veda edilmiş, saatler 01.30’u bulmuş.
Beşiktaş Polis Merkezi’ne sadece 150 metre mesafedeki Reina kulübüne ateş aça aça iki kişi giriyor.
İçerde eğlenen yaklaşık 500 kişi var.

Uzak çekim  ve kayıtlardan anlaşılıyor ki, ikisi de otomatik silahlı.
Kulübü bir vahşet alanına çevirmede bir an bile tereddüt etmeden, gayet soğukkanlı ve acımasızca en az 39 kişiyi katlediyorlar.
En az 70 kişi yaralı.
Bazılarının durumu çok ağır.
Ölenlerin en az 15’i yabancı.

reina2

İşleniş biçimiyle bu terör eylemi aynen Paris’taki Bataclan kulübüne düzenlenen saldırıya benziyor.
Otomatik silahlar, ilk bakışta DAEŞ veya El Kaide uzantılı Cihadist teröristlere işaret ediyor.
Bunun Suriye’deki gelişmelerle ilgisi büyük.
Ucu da büyük ihtimalle oralara, Halep’e El Bab’a çıkacak.

Ama bir başka neden de, başta Türkiye’nin en güçlü devlet kurumu Diyanet’in ve kimi AKP belediyelerinin son birkaç hafta içinde pervasızca kalkışılan bir dinci-mezhepçi nefret söylemiyle halkın bir kesimini ötekilere karşı açıkça kışkırtır nitelikteki hutbe ve kampanyaları.
AKP iktidarı ‘tek particiliğe’ giriştikçe ‘Yeni Türkiye’nin yeni vesayet aracına dönüşüp, yüzde yüz Sünni yapılı olduğu halde tüm Türkiye’ye ahkam kesip duran, dinci eksenli ahlak polisliğine soyunan Diyanet’in, bizzat kendisi yolsuzluk şaibesi altındayken, ‘yılbaşını kutlamayın, israftır’ mealindeki hutbesinin nefret zeminine harç kattığından şüphe yok.diyanet-isleri-baskani-gormez-baskanliga-15-gun-direndim-141930-5

Diyanet İşleri Başkanı, yüksek fiyatlı Mercedes nedeniyle çok sert eleştirilmişti.
Köşeye sıkıştıkça toplumu davul derisi gibi geren bir iktidar var ortada.
Rusya büyükelçisini öldüren polisin birtakım tarikat liderlerinden feyz aldığı ve cihadçıya dönüştüğünün hikayesi, konan tüm yayın yasaklarına rağmen yeterince anlaşıldı.
Öte yanda, nefret artık normalleştirilmiş bir ‘organize iş’e bayrak oldu. Hz Muhammed’in söyleminde geçen ‘Konstantiniyye’ kelimesine karşı tehditlerle başarılı olan kitlelerin nasıl bir cehalet ve cüret ortamında boy gösterdiğine de tanıklık ettik geçenlerde.
Ne ekerseniz onu biçersiniz.
Buna bir de, tam bir beceriksizlik ve ‘akıl-ihtiras’ ters orantısı timsali olan İçişleri Bakanı’nın peşpeşe yaşanan vahşetler zincirine ve ülkede can güvenliğinin sıfırlanmasına rağmen hala görevde kalması vurdumduymazlığını ekleyin.
Daha çook felaketlere gebe Türkiye, maalesef, demek için bunlar bile yeterli.
Ama tehlikenin daha büyüğüyle, korkarım, daha tanışılmadı.
Erdoğan ve Davutoğlu’nun yaklaşık dört yıl önce Osmanlıcı hayallere iyice kaptırıp, üzerine vazife olmadığı ve askeri-diplomatik kapasitesi yetmediği halde Türkiye’yi Suriye’de ‘rejim değiştirici’ role sokması yüzünden içine girilen bataklık, ürettiği tüm yıkıcı sonuçlarıyla şimdi var gücüyle bumerang misali Türkiye’ye geri dönmekte.
En son olarak Ankara’daki suikast ve Reina katliamı, söylemesi acı, maalesef tedbir alınmazsa yaşanacak olanların öncüsü gibi duruyor.
Bundan böyle Türkiye Suriye’deki DAEŞ ve El Kaide uzantısı vahşi örgütlerin can düşmanı haline gelmiştir.
Şuursuzca kalkışılan Suriye siyasetinde 180 derece dönüş yapılarak, iplerin en az 400 bin kişinin ölümünden sorumlu Esad rejiminin hamisi Rusya’ya teslim edilmesi, Halep-ElBab-İdlib-Rakka ekseninde kök salmış cihadçıların, sıkıştıkça ve TSK savaşa gömüldüğü ölçüde Türkiye’yi hedef tahtasına koymaları kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.
Baştan Suriye’ye hiç burnunuzu sokmayacaktınız.
Aynen Ürdün ve Lübnan gibi sadece insani yardıma odaklanacak, ve İsrail gibi sessiz sedasız, kendi toprak güvenliğinizi güvence altına alacaktınız.
Ama artık çok geç.

nusra
Şimdi sahada TSK’nin aktif yer aldığı savaş daha da kızışacak.
Öne çıkan mesele,  yakın bir zamana kadar işbirliği yapılan Nusra’nın ve bazı cihadist çekirdekli ÖSO unsurlarının, AKP’nin 180 derece çarkı yüzünden, onlar tarafından ‘Türkiye bizi sattı, o halde…’ diye algılanması.
Halep’in Rusya desteğinde, Esad rejimine ve Hizbullah’a bağlı güçlerin eline geçmesi ardından yaklaşık 40 TSK mensubunun hayatını kaybetmesi, yüzden fazlasının yaralanmasına yol açan El Bab operasyonları, yeterli kaygı yaratmamıştı.
Şimdi sırada İdlib var ve asıl ondan sonrası Türkiye için önemli.
Suriye iç savaşı konusunun önde gelen uzmanlarından, meslektaşım Fehmi Taştekin’in yazdığı yazılardan gerekli sonuçları çıkarmak mümkün.Şöyle yazmıştı Taştekin, bir ay önceki, 
Dua Kardeşliğinde Son Perde başlıklı yazısında:

Halep’ten sonra Suriye ordusunun iki yönlü bir hareket geliştirmesi bekleniyor: Muhtemel operasyonun bir hedefi İdlib’te Nusra Cephesi’nin (Şam’ın Fethi) liderliğindeki güçlerin kontrol ettiği bölgeler olacaktır. Ki Hizbullah ile Iraklı milislerden oluşan Nuceba Hareketi, halihazırda Halep’in güneyinde Han Tuman’a yığınak yapıyor. Bu operasyonun nihai hedefi İdlib. Bu iki örgütün, Nusra’nın sürekli tehdit ettiği Şii beldeleri Fua ve Kefraya etrafındaki kuşatmayı yarmak için İdlib kırsalını temizlemesi gerekiyor.
Suriye ordusunun ikinci harekât planında Rakka ve El Bab’a yüklenmek var.
Her iki hamle de Türkiye’nin Suriye planlarını yakından ilgilendiriyor.
Türk hükümetinin hem IŞİD’i destekleyen ülke görüntüsünden kurtulmak hem de Kürtlerin demokratik özerklik projesini Afrin ile Kobani arasındaki bölgeye de taşımasını önlemek için başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonu, Esad düşmanı cephenin istemediği sonuçlar üretti.

Taştekin, bu sonuçları şöyle sıralıyordu:

  • Türkiye’nin Kürt kaygısı, kendisini Rusya ve Suriye’nin dayatmalarına açık hale getirdi. Fırat Kalkanı ancak Rusya ve Suriye’nin hava savunma sistemini TSK unsurlarına kapattığı takdirde yürütülebilirdi. Bunun şartı da Türkiye üzerinden Halep’e yapılan lojistik ve cephane akışının kesilmesiydi. Nitekim Fırat Kalkanı hedefinden saptığı yerde ya Türkiye destekli gruplar ya da doğrudan TSK unsurları vuruldu.
  • Bir başka açıdan Fırat Kalkanı’yla birlikte silahlı grupların amaçlarında sapma oldu. Halep-İdlib kırsalında kalanların asıl düşmanlığı Suriye güçlerine yönelikken Türkiye’nin yedeğine aldığı gruplar, hedefe YPG, SDG ve IŞİD’i koydu. Yani amaç ve operasyonda bütünlük bozuldu.
  • Elbette Türk destekli grupların gizleme gereği duymadıkları bir amacı da var: El Bab’ı aldıktan sonra Halep’te sıkışan gruplara desteğe gidip Suriye ordusu ve müttefikleri ile savaşı büyütmek. Fakat bunu Rusya ve Suriye’nin şartlara bağladığı Fırat Kalkanı’nın çizilmiş çerçevesinde kalarak yapmak mümkün değil. Türkiye’nin kapsam dışına çıkması savaş riski taşıyor.
  • Suriye ordusunun silahlı grupları Türkiye sınırlarına çekilmeye zorlayacak bir stratejiyi izlemesi halinde buna Ankara’nın nasıl tepki vereceği şu aşamada belirsiz. Fiili tampon bölge güvenli bu gruplar için bir sığınak mı olacak, yoksa Suriye ordusunun sıfır noktaya kadar çıkmasına izin mi verilecek?
  • O durumda onbinlerce silahlı adam buharlaşmayacağına göre Türkiye bunların ölümcül potansiyelleriyle ne yapacak?
  • Türk askerlerinin birlikte zafer için ellerini havaya açtığı ‘dua kardeşleri’, yarı yolda bırakılmalarının bedelini kime, nasıl ödetecek?

Kalın çizdiğim bu üstteki son iki noktayı bir kenara saklayın.
Şu anda cihadçı grupların kümelendiği İdlib, Hatay sınırına sadece 35 km uzaklıkta.
idlibss

Selefi cihadçı grupların kümelendiği İdlib, Hatay sınırına sadece 35 km uzaklıkta.
Şimdi…
Türkiye’nin cihadçı teröre tamamen açık hale gelmesinde hala başka açıklamalar arayanlar için Taştekin’in beş gün önceki 
Sıradaki İdlib Emirliği başlıklı yazısına da başvurmakta yarar var.

‘İdlib El Kaide Emirliği’, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan yönetimlerinin bölgeye bir armağanıdır.
İdlib, bugünlerde Halep’ten sonra sıranın geleceği yer olarak kendinden söz ettiriyor.
Buraya kestirmeden ‘El Kaide Emirliği’ diyorum, çünkü İdlib’i ele geçiren Fetih Ordusu’nun iki ana bileşeni Nusra Cephesi (Şam’ın Fethi Cephesi) ile Ahraru’ş Şam bölgede El Kaide geleneğinin farklı tonlara sahip iki uzantısı.
İkisini de El Kaide’nin eski kadroları kurdu; biri IŞİD ile yollarını ayırıp El Kaide liderliğine biat ederken diğeri El Kaide ile aynı düşünsel formata sahip olsa da örgütsel bağ kurmaktan kaçındı.
Ahrar cihadi selefiliğin ‘uyanık’ versiyonu.
Nusra ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında köprü vazifesi gördü, ‘ılımlı selefi’ duruşuyla Katar ve Türkiye’nin himayesini kazandı, kimi batılıların gözünde çözüm ortağı olmayı başardı. Fakat orta yolculuğuna rağmen kendi içinde, Nusra ile birleşmek isteyen şahinler ile uluslararası desteği garantilemek için El Kaide’den uzak durmaktan yana olan ılımlılar arasında içten içe hesaplaşmaların yaşanmasını önleyemedi.
İdlib, Türkiye’nin Ortadoğu’ya düzen verme macerasıyla nelere bulaştığını göstermesi açısından da ibretlik bir yer.
Yakın geçmişe ufak bir tur yapalım: IŞİD, 2014’te ortaklarını tasfiye edip Rakka’yı kendi hilafetinin merkezi yapınca El Kaide’nin periferisindeki örgütler de cihadi saflardaki kaymayı önlemek amacıyla kendi emirliklerini tesis etmek için İdlib’i gözlerine kestirdi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2 Mart 2015’te Riyad’da Kral Selman ile Suriye’de muhalifleri sonuç alacak şekilde destekleme konusunda anlaştı, 22 gün sonra Suriye’nin kuzeyinde Nusra ve Ahrar’ın liderliğinde Fetih Ordusu kuruldu ve ardından Türkiye üzerinden sevk edilen silahlar sayesinde 28 Mart’ta İdlib ele geçirildi…

Nusra’nın şehirde ilk yaptığı, Fransız sömürgesine karşı ayaklanmanın öncüsü Kürt devrimci İbrahim Henano’nun heykelini yıkmak oldu. Kenti ele geçirildikten sonra Nusra kendi emirliğinin tesisi konusunda İslamcı örgütlerle bir dizi istişare toplantısı düzenledi ama uzlaşı sağlayamadı…
Nusra aralarındaki farklılıklara rağmen diğer selefi örgütlere karşı bir denge politikası güttü. Sıra ABD’nin TOW füzesi verdiği ılımlılara gelince başka bir yol izlendi. Nusra kısa sürede Batılıların umudu Suriye Devrimciler Cephesi, Hazm Hareketi ve 13. Tümen’i İdlib’ten silip süpürdü.
İdlib artık El Kaide’nin Suriye halkına kendini ispat etmeye çalıştığı bir merkez üssüydü. O yüzden yol, elektrik ve su şebekelerinin tamirinden ekmek üretimine kadar birçok alanda kendilerini göstermeye çalıştılar. Ahrar da bu konuda Nusra ile rekabet halindeydi. Rekabet zaman zaman iki örgüt arasında çatışmalara da yol açtı.
İdlib’in yeni patronları, kendilerinden olmayan kesimlere karşı da düşmanlıklarını göstermekten kaçınmadı. Aleviler her zaman hedefte oldu. Durzi köyünde katliam yapıldı; din değiştirmeyi reddedenler çarmıha gerildi. Şii beldeleri Fua ve Kefraya kuşatma altına alınıp açlığa mahkûm edildi; tepelerinden roket eksik edilmedi.
Nusra ‘kurtarılmış’ bölgeyi Batı-Körfez ortaklığının tanıdığı Suriye Ulusal Koalisyonu’na (SUK) da yâr etmedi. Koalisyon, Gaziantep’teki ‘geçici hükümeti’ İdlib’e taşımaya kalkıştı ama başaramadı. Nusra yine de bölgeye akan yardımların kesilmemesi için SUK ile bağlantılı yerel meclislerin kurulmasına izin verdi.
Bu süreçte Cilvegözü Sınır Kapısı ve Hatay’daki ‘yasadışı’ bazı geçişler ‘İdlib Emirliği’nin beslendiği ana damarlar olageldi. Türk hükümetinin Ortadoğu’ya model olarak sunabildiği şey, İdlib’te işte böyle tecessüm etti.
Bütün kredisini ortaya koyarak ve kendi ülkesini de ateşe atarak elde ettiği sonuç budur.
Hatırlanacak olursa Suriye ordusunun İdlib’i kaybetmesi Ankara’da ‘devrim lehine bir gelişme’ olarak alkışlanmıştı. Kimse ne İdlib’teki yapılanmanın özüyle ne de Fetih Ordusu’nun liderliğini El Kaide ve dostlarının yaptığı gerçeği ile ilgilendi. ABD’nin Nusra’yı terör örgütü listesine almasına öfkelenen SUK temsilcileri “Nusra devrimin bir parçasıdır” diye çıkışmış, hatta Cuma gösterilerinden birine “Hepimiz Nusra’yız” adı verilmişti. Nusra’ya terör örgütü muamelesi yapılmasına bozulanların başında da Erdoğan geliyordu.Nusra, El Kaide’ye biatının devam etmesi halinde ‘devrim’in zarar göreceği mülahazasıyla geçen temmuzda adını Şam’ın Fethi Cephesi olarak değiştirip güya El Kaide’den boşandı. Ancak El Kaide liderliği ile danışıklı olarak yapılan bu uyanık hamleyi kimse yemedi.

Taştekin İdlib’in güncel önemini de şöyle anlatıyor:

  • İdlib, Şam-Halep arasındaki otoyol ile Halep-Lazkiye hattı üzerinde oturuyor.
  • İdlib, Türkiye’nin Hatay sınırlarına yaslanıyor. Haliyle dışardan gelen lojistik desteğin sağlandığı güzergâhı tutuyor. Körfez-Batı destekli silahlı grupların dünyayla bağlantısı da bu hat üzerinden sağlanıyor.
  • İdlib kuzeybatıda Halep cephesinin de beslendiği bir kanal.
  • Suriye yönetiminin sıkı sıkıya tuttuğu Akdeniz hattının en önemli vilayeti Lazkiye’ye yönelik saldırılar da İdlib üzerinden yapılıyor.

Kalın çizdiğim bu noktayı da bir kenara ayırıp saklayın.
Şimdi Taştekin’i
 okumaya devam edelim:

Konumu nedeniyle Suriye ve Rusya’nın önceliği İdlib’ten gelen tehdidin bir an önce bertaraf edilmesi.
Şimdi Halep’te Türkiye ile belli bir düzeyde işbirliğini yakalayan Rusya’nın İdlib’te nasıl bir yol izleyeceği merak ediliyor. Halep, Şam, Hama ve Humus’tan ateşkesle çıkartılan silahlı grupların yeni adresi İdlib oldu. Yani burada bir savaşçı yığılması sözkonusu.
Buradaki savaş her açıdan farklı olacak.
Etkilerini Türkiye de çok derinden hissedecek.
Ankara, İdlib emirliğine kol kanat gerebilecek mi? Türkiye’nin elçinin öldürülmesinden sonra Suriye’de Rusya’nın tercihlerinin hilafına oyun oynama şansı kaldı mı? Pek kalmış gibi gözükmüyor.

İstanbul’daki terör saldırısını bu mercekten okumak en sağlıklısıdır.
El Bab ve İdlib’den gözünüzü ayırmayın.
Türkiye’yi Suriye sahasında aktif savaşa sokanların, terör ithalatının dehşet dolu yansımalarını saklamak için yayın yasaklarıyla oyalamasını ve akıl almaz bir vurdumduymazlıkla istifa etmeden göreve devam etmesini, ele geçirdikleri kurumlar üzerinden hala mezhepçi bir kültür savaşını körüklemelerini okumanın tek yolu bu.
Daha çok acısını çekeceğiz.
Çünkü hesap vermeye ve değişmeye niyetleri yok.
Bir hatayı öbürüyle örtmeye çalıştıkça batıyor ve batırıyorlar.
Herkese 2017’de kolay gelsin.

YAVUZ BAYDAR- prizma.wordpress.com

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×