Konuşmaya başlasak, arkası gelir (mi?)
Memlekette günlük 3-5 ölümün sözü bile edilmez oldu. 
Neredeyse büyük terör olaylarının haber değeri bile birkaç günle sınırlı hale geldi. 
Yeni büyük terör saldırıları canlı bombalarla, bomba yüklü arabalarla geliyor.
Suruç’la başlamıştı. 
Suruç’ta patlayan canlı bombayla ellerinde hediye edecekleri oyuncaklarla 50’den fazla genç ebediyete gitti.. 
10 Ekim 2015’te Ankara Garı patlamalarında ‘’barış mitingi’’ne gelen 102 vatandaşımız öldü.  
Daha bunların acısını içimize gömmeye çalışırken yeni bir Ankara patlaması yaşadık. 
Kuvvet Komutanlıkları çalışanlarının servislerine yönelik saldırıda 40’a yakın vatandaşımızı kaybettik. 

Sonra Atatürk Havalimanı’nda büyük bir patlama oldu. 

Sonra… 

Sonra…

Giderek daha sık aralıklarla yaşadık bu terör patlamalarını ve yol açtığı bütün sonuçları. 

Şimdi birinden diğerine haftayı bulmadan memleketin bir yerleri terör saldırılarıyla patlıyor, bedenler parçalanıyor, insanlarımız ölüyor, yaralanıyor. 

11 Aralık’ta Beşiktaş’ta maçta stad güvenliğini sağlamakla görevli polislere yönelik bombalı saldırıda 38’i polis 44 insanımız aramızdan ayrıldı. 

Ve sadece 6 gün sonra, 17 Aralık’ta, bu kez Kayseri’de halk otobüsünde yaşadık terörü. 

Saat  sabahın 8.45’iydi. 
O saatte, yolcuların çoğu çarşı iznine çıkan erler olurdu. 
Öyle de oldu. 
Kayseri’de 14 askerlik görevini yapmakta olan memleket evladını ebediyete verdik.

Yani Beşiktaş’ta polis, Kayseri!’de erlerdi hedef. 

Ölenlerin kat kat fazlası da yaralanıyor. 
Ama cenaze kaldırmaktan yaralılara yetişmek mümkün değil. 

Altında ezildiğimiz onlarca cenazeyi hepbirlikte kaldırıyoruz. 
Televizyon, bizleri şehit cenazelerine götürüyor. 
Cami avlularından yoksul evlerine savuruyor. 
Ocaklarına düşen ateşi onurlu bir duruşla taşımaya çalışan ailelerin evlerine taşıyor. 
Onlarca ilin, ilçenin, köyün mezarlıklarında dolaşıp duruyoruz. 
Bayraklara sarılmış evlatlar, bayraklar asılmış evler. 
Acının kavurduğu, tabutlara kapanıp ağlayan anneler, babalar, kardeşler, nişanlılar, eşler… 
Polis babalarının tabutunun önündeki fotoğrafı ne olduğunu tam da anlayamadan öpen elele tutuşmuş çocuklar… 
Altı aylık ikizler… 
Hamile eşler… 

İçin için yanıyoruz; acı bizi kavuruyor. 

Ben en çok çocukların, annelerin, eşlerin, babaların yüzüne bakamıyorum. 

Ve meslekdaşlarının cenazesini taşıyanların yüzüne. 

Mahallesinde, sokağa çıkma yasağının kalktığı bir ara, ekmeklerini göğsüne bastırmış elinde beyaz bayrak taşıyan kız çocuğunun fotoğrafına da bakamamıştım. 

Çok utanıyorum. 

Çok!

Son yaşadıklarımız bize şunu söylüyor: Memleketin artık güvenli herhangi bir noktası yoktur! 

Düşünüyorum: Devlet, hükümet, herşeyin fiili başkanı Cumhurbaşkanı çözüm üretmekten sorumludur. 
OHAL’i de, terör nedeniyle ilan ettiklerine göre, terörü bitirmek birinci işleridir.

Ama anlaşılan yukarıdakiler benim gibi düşünmüyorlar. 

Şenlikli, selfili köprü açılışı yaptılar. 
Kayseri’deki olayın hemen ardından Kahramanmaraş’taki açılışı ertelemeyen Başbakan, bir de “Neden iptal edelim ki?’’ diye sordu. 

Ne yapılacak? 
Sorusunun cevapları çok acıklı. 

Taziye ziyaretine giden Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın polislere emri, “Gerektiğinde şehit olmaktan tereddüt etmeyeceksiniz”. 
Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin beklentisi 
‘’Allah nasip ederse ben de şehit olurum, inşallah sizler de şehit olun’’. 

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin önerisi iki kelime: İntikam alınacak! 

Cumhurbaşkanı’nınki bir kelime: İdam. 

Bu şartlarda biz vatandaşlara düşen, gerçekçi olmak. 

Çünkü bu yaklaşımlardan bize bir hayır yok. 

Ama güvenebileceğimiz bir umut var: Kendimiz!

Şimdi bizim bir şeyler yapmamızın zamanı. 

‘’Ne yapmalıyız?’’ diye konuşmaya başlasak, arkası gelir mi dersiniz?
Seniye Nazik IŞIK
Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×