YİRMİ MARK


Milliyet gazetesi yılları, İzmir büroda keyifli bir ortam, maaşlar iyi, sendikalıyız, üç ikramiye, dış gezilerde dönüşte günlük harcırah, göreve giderken de cüzdan dolu, en iyi otellerde kalıyor, en güzel restoranlarda yemek yiyoruz, patronumuz Aydın Doğan’ın talimatı böyle. Muhasebe müdürümüz Hafize Kot ne uğraşırdı bizim getirdiğimiz minik fişlerle, hiçbir fişe itiraz etmez tıkır tıkır ödeme yapardı. Gerçekten de meslekte ekonomik sıkıntı yaşamadığımız yıllar diyebilirim.


Sendikalı olmak ne kadar önemliymiş, sarı da olsa, kırmızı da olsa, hiç örgütsüzlükten iyidir; örgütlü olmak önemli. Şimdi gazetelerin çok büyük bir bölümündeki meslektaşlarım sendikasız çalışıyor, yani örgütsüz, hatta ve hatta sigortasız çalıştırılan bile var. Ne acıdır ki, asgari ücretle çalışan kesim ağırlıklı, ikramiyenin olduğunu da düşünmüyorum, hiç duymadım. İzmir’de benim bildiğim sendikanın örgütlendiği iki gazete var; biri Dokuz Eylül diğeri de İzgazete.


Umarım bir gün gelir her meslektaşım sendika çatısı altında keyifle, gelecekten endişe duymadan, ekonomik sıkıntı çekmeden, işsiz kalma korkusu yaşamadan sürdürür mesleğini. Türkiye Gazeteciler Sendikası İzmir Şubesi Başkanı Halil Hüner kardeşime de sordum bu durumu. “Toplu iş sözleşmesi yaptığımız iki gazete var, ancak bütün yerel gazetelerde üyemiz var” dedi. Tüm yerel ve ulusal gazete, televizyon, radyo, internet gazeteleri de dahil TGS’nin yetkili olduğu günleri görmek en büyük dileğimdir.

Tekrar dönelim o yıllara; haber paylaşır, fotoğraf paylaşırdık arkadaşlar arasında, özel haber hariç tabi. Telif falan bilmiyordum, kim isterse gidip fotoğraf çekerdim, para teklif edenleri de fena terslerdim. Bu işlerden para kazananlar olduğunu öğrendim ama hiçbir zaman aklımın ucuna bile getirmedim. Yanlış hatırlamıyorsam, Çelebi yer hizmetleri şirketi olmalı, haberlerini yapmıştım, benden havaalanında fotoğraf çekmemi rica ettiler, yaptıkları işleri anlatan bir broşür çalışması için.


İşten çıktım hiç üşenmeden gittim çekimler yaptım, karanlık odada kendi ellerimle titiz bir şekilde yıkadım, kuruttum diaları kılıflarını koydum. Ertesi gün yetkili kişi geldi, teslim aldı ve ne kadar ödeme yapacağını sordu. Doğal olarak, ödeme diye bir durumun söz konusu olmadığını anlattım. Teşekkür etti, diaları aldı gitti. Belki de bedava yapılan bu işe çok şaşırdı büyük olasılık.

1988 yılıydı, Milliyet gazetesinin Şehit Fethi Bey Caddesi’ndeki Cezayirli İş Hanı’nın birinci katındayız. Bir öğlen vakti, kapıdan kırmızı suratlı, boynunda dev bir fotoğraf makinesiyle bir Alman vatandaşı girdi. Çat pat yarım yamalak ama anlaşılır Türkçesiyle; Türkiye’nin dört bir yanını gezdiğini ve sadece Türkiye’ye ait fotoğrafların yer aldığı bir çalışma yaptığını anlattı. Konya’ya gittiğini ve semazen gösterilerini kaçırdığını, çalışmada o fotoğrafın da yer almasıyla ülkesine geri döneceğini söyledi.


Dönemin Konak Belediye Başkanı rahmetli Süha Baykal, Atatürk Spor Salonu’nda bir semazen gösterisi düzenlemişti, o gösteriye gidip haberini yapmış fotoğraflarını çekmiştim. Aklıma geldi, arşivimi kurcaladım, siyah beyaz çektiğim karelerden ne kadar istiyorsa almasını söyledim. O kadar filmin içinden bir kareyi kesti, çok titiz bir şekilde mendilinin arasına koydu. Onlarca kez teşekkür etti, ısmarladığım çayı dibine kadar içti, herkese selamlar diyerek çıktı gitti.


Sonra koşuşturma içinde unuttum gitti bu olayı. 1989 yılının sonbaharı çok iyi hatırlıyorum, postacı elinde kocaman paketle çıktı geldi. Bürodaki herkesin gözü üstümde, içinde ne çıkacak diye bana bakıyor. Paketi itina ile açtım, içinden çıkan kataloğun üstünde Almanca, “Fotoğraflarla Türkiye” yazıyor. Merakla ilk sayfasını açtığımda, adıma yazılmış beyaz bir zarf, heyecanla okudum, A4 kağıdının yarısına yazılmış üç satır yazı. “Değerli Işık Teoman, fotoğrafın için teşekkür ederim, 245’inci sayfada yer alıyor.” Ve zarfın içinden ayrıca 20 mark bana bakıyor, ben ona bakıyorum, yaşamımın ilk telif hakkı. 20 mark, yıllarca sakladım, harcamadım. Hem mektup, hem 20 mark kataloğun arasında duruyor kitaplığımda.


Ve geldik bugünlere, telif hakkını aklıma bile getirmeden, meslektaşlarıma yazı olsun, fotoğraf olsun hiç düşünmeden gönderiyorum. Gecenin bir saatinde arasalar bile hiç üşenmeden gönderiyorum. Acil olmasa neden arasınlar ki! Dergiler, internet gazeteleri, günlük, haftalık, aylık yayımlanan gazeteler, fark etmiyor. Hiçbirinden böyle bir teklif gelmiyor, zaten benim de böyle bir talebim olmuyor. Ama yaklaşık iki yıldır, yazdığım gezi yazılarından telif almaya başladım.


Geçmiş dönem Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş beni KHK ile gönderince, doğal olarak işsiz kaldım. Mayıs 2018 – Haziran 2020 yılları arasında minik emekli maaşım, başka da gelirim olmadığı için sıkıntı çektim. O dönemde kırk yıllık dostum, kardeşim, arkadaşım, benim değerli meslektaşım Saya Grup Kurumsal İletişim Direktörü Ünal Ersözlü’nün teklifiyle Folkart dergisinde yazmaya başladım.


Yazılarım yayımlanmaya başladı, ardından, Ünal’ın, “kahve içmeye beklerim” daveti ve küçük de olsa yıllar sonra ikinci telif ödemesi. Rakam çok büyük değil ama insan işsiz olunca, emekli maaşından başka da bir geliri olmayınca; o para bana dev gibi geldi, inanın, markete girdim, mutfak ihtiyaçlarının önemli bir bölümünde kullandım. İki yıl önce enflasyon bu kadar acımasız değildi. Sonra her yazımda telif almaya başladım. 1989 yılındaki Alman fotoğraf sanatçısından gelen 20 mark ve Folkart dergisinden aldığım ilk 250 lirayı unutmam mümkün değil. Özellikle 250 lira zor zamanların telifi oldu, pek de tatlı geldi bana.

  

Yorum Gönder