Bu Makale
6400 Tekil
Görüntülendi.
Seçme ve seçilme hakkını alışımıza dair...

Bugün bir çok yerde 5 Aralık 1934’te Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı’nın verilmesinin yıl dönümüne dair övgü ve “aslında” diye başlayan “ama”larla soslanmış,  yergiden bir tık öncesi, cumhuriyet dönemini küçümseyen söylevler dinleyecek, okuyacaksınız. Olağanımız oldu böylesi zira günümüz yancı algı yönetmenleri çok iyi biliyor ki değersizleştirmenin en iyi yöntemlerinden biridir küçümseme. Fakat bana göre en büyük sorun; dogmalarla ifade edilen inanç sisteminin birtakım bezirgânlarca sömürülüp, oy’a devşirilmesinden ziyade, yolunda yürüdüklerini söyledikleri kurucu liderlerini düşünce fakiri bir eksene, farklı ama sonuçta yine de dogmalara hapseden “aydın” kolaycılığıdır. Tarih gerçekçi ve yok saymayan bir anlayışla aktarılırsa eğer, tüm yapı taşlarının yerine oturacağını, Atatürk döneminin, algı düzenleyicisi pişekârlar elinde cehalete prim veren malzeme olmasının da ancak bu şekilde önlenebileceğini düşünüyorum.

Mustafa Kemal Atatürk; sorgulayan, araştıran, aklın ve bilimin ışığında bir aydınlanma devrimini cehaletin karşısında varlayan bir liderdi. Zamanının koşulları ile çevresindeki yenilikçi, kraldan çok kralcı ve aklı hala dogmalarla karışık karma bir kitlenin çekişmeleri arasında denge kurma çabasının sonucunda gerçekleştirdiği dönüşüm/devrimlerinden en önemlileridir kadın hak ve özgürlüklerine yönelik önce Medeni Kanun ardından da seçme ve seçilme hakkının verilişi.

Neden mi böyle bir girizgâh yaptım? Çünkü görmezden gelinen bir süreci paylaşmak gerek bu günün anlamına daha doğru bir perspektiften bakabilmek için. Önce bir soru: Türk kadını haklarını mücadele etmeksizin mi kazanmıştır? İşte bu noktada birilerinin nasırlarına dokunmak istiyorum; böylesi bir yargıda bulunmak Nezihe Muhiddin önderliğindeki kadınların 15 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nı kurup, siyasi hakları için mücadelesini yok saymak aymazlığıdır. Kadının toplumsal alanda eğitim ve ekonomik haklarını inşa etmek, eksikliklerini tamamlamak ve siyasette var olmalarını sağlamak amacı güden söz konusu partinin tüzüğünün, kadınların savaş halinde askerlik görevi almasından, belediye seçimlerinde aday olmasına kadar birçok ilerici öneri içerdiğini biliyor musunuz? O günün koşullarında cesur bir adımdı. Ne yazık ki dönemin hükümetinden onay alamadılar ancak yılmadılar. 7 Şubat 1924’te Kadın Birliği’ni kurdular (sonraki yıllarda adı Türk Kadınlar Birliği olarak değiştirildi).

1923 seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı olmamasına rağmen kadın aday gösterdiler. Amaç hak mücadelesine dikkat çekmekti elbette. Ardından aynı mücadeleyi 1927 seçimlerinde verdiler sonuç yine olumsuzdu zira o dönemin meclisinde henüz hak ve özgürlük talep eden kadın hareketini kabullenebilecek bir anlayış hâkim değildi, nitekim bu harekete destek olan tek erkek aday Kenan Bey de hemcinslerinin alaylarına daha fazla dayanamayarak çekildi.

Nezihe Muhittin’in, "Devrimler haklı sebeplerden doğar. Her seçimde taleplerimizi öne sürmeye devam edeceğiz. Sonunda vatandaş olarak oy verme hakkını kazanacağız" sözü o dönemin kadın mücadelesinin düsturu niteliğindedir. Ve nihayet kadınlar 3 Nisan 1930’da kabul edilen Belediye Kanunu ile ilk kez belediye seçimlerinde oy kullanma ve Belediye Meclislerine seçilme hakkını ardından da 26 Ekim 1933’te muhtar ve ihtiyar meclisi seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkını elde ettiler.

5 Aralık 1934'te de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı verildi. 1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili Meclis’teydi, oran %4.5. Gurur verici olan Türkiye’deki kadın mücadelesinin, Atatürk’ün yadsınamaz ileri görüşlülüğü sayesinde şimdi uygarlığın beşiği sayılan birçok Avrupa ülkesinden önce bu hakka sahip olmasıdır. Genç Cumhuriyet’in takdir edilesi önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.

Gelelim günümüze, 5 Aralık 2014’e… Meclis’te kadın milletvekili sayısı %14.2 ye yükseldi. Üstelik en çok kadın vekil çıkaran parti de iktidar partisi oldu. Anlamlı mı? Kadına dair her hak ve özgürlük ihlali içeren söylem ve icraata suskun, hatta onay veren olmak yerine partilerine yön veren, ilerici ve aydın kadın vekiller olduklarına ikna olsaydık eğer, elbette mutlu olur ve anlamlı bulurduk. Cumhuriyetle birlikte Atatürk önderliğinde kazanılan haklarının sayesinde görev alabildikleri Meclis’te, kadına yönelik geri adım içeren tüm kararları onaylayan vekillerin, kadın olmasının bir esprisi yoktur bana göre. Kabine’deki tek kadın Bakan’ın, kadına şiddeti sorgulayan bir kadının ağzının kapatılıp, konuşma yaptığı salondan çıkarılmasını tepkisiz izlemesine ve CB’nının, “erkek ve kadın eşit değildir, fıtrata aykırıdır” şeklindeki cinsiyetçi sözlerini olumlamasına tanık olmuşken, Meclis’teki bu tarz bir kadın ağırlığı ile yazımın başında anlattığım o mücadeleci geçmişin arasında nasıl bir bağıntı kurabilirim ki?

Seçme ve seçilme hakkını kutlayacağız bugün değil mi? Ama ben 5 Aralık 1935’ten bu yana daha ötelere taşınması, gerçekleşmesi gereken ilerici beklentilerimizin, bugünün sayısal üstünlüğüne rağmen nasıl da hüzün duvarına tosladığını görmezden gelemiyorum. Siyasal yaşamda var olma savaşı veren iktidar ve muhalefet partilerine mensup nice kadının liyakatin ölçüt alınmadığı bir aday belirleme sürecinden geçtiğini yok saymam da mümkün olmuyor. Kadın Kolları kapsamında sırtı sıvazlanarak erkek ağırlıklı erk marifetiyle eyleme gönderilen, işinden, aşından ayırdığıyla partilerine emek veren, partilerinin seçim kampanyalarını omuzlayan kadınların, sıra seçilme hakkına geldiğinde büyük ölçüde görmezden  gelindiğini, siyasetin sadece parası olana reva görüldüğünü de söyleyebilirim değil mi?

Kadını çalışma yaşamından koparıp, salt aile içinde konumlandırmak isteyen,

eğitim sistemini paramparça eden 4+4+4 uygulamasıyla kız çocuklarının öğretim görmelerini kısmen engelleyen,

karma eğitimi bile kaldırma çabası ve cüreti içinde olan,  

kendi bedeni ile ilgili karar verme hakkını kadının elinden almaya çalışan bir ideolojinin karşısında; özgür iradesini sergilemek ve hak arayışında hemcinsleri ile ortak bir mücadeleyi benimsemek, uygulamak, siyasette daha çok söz sahibi olmak zorundadır kadın.

Keşke cinsiyetçi yaklaşımlardan uzak, salt “insan” olmayı başarmak ve insan hak ve özgürlüklerini ideale taşımak adına çabalayacağımız günlere ulaşabilseydik! Ben; üreten, sorgulayan, yeniliklere açık, cesur, devrimci bir kadın-erkek dayanışması, dostluğu, yoldaşlığı ile "insanlığımızı" şahlandırdığımız bir geleceği umutla, sevgiyle inşa edeceğimize, bize dayatılan karanlığı yenebileceğimize inanıyorum. Ne dersiniz?

Seçme ve seçilme hakkımızı elde edişimizin yıl dönümü kutlu olsun!


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×